Thomas Allom ve Robert Walsh’ın Gözünden 19. Yüzyıl İstanbul’u: Gravürler ve Oryantalist Bir Bakış
Allom ve Walsh'ın Constantinople adlı eserindeki gravürler eşliğinde 19. yüzyıl İstanbul'unu ve dönemin oryantalist bakış açısını inceliyoruz.
1830’ların İstanbul’u, tam anlamıyla bir ara dönemin şehridir. Sultan II. Mahmud’un Yeniçeri Ocağı’nı ortadan kaldırmasının üzerinden fazla zaman geçmemiş, imparatorluk Batı tarzı bir yönetim ve toplum modeline doğru hızlı adımlar atmaya başlamıştır. Avrupalı gezginler bu değişimi meraklı gözlerle izlerken, bir yandan da geride bırakılan eski çehrenin kaybolmasından duydukları tedirginliği gizlemezler. Thomas Allom ve Robert Walsh’ın birlikte hazırladığı Constantinople and the Scenery of the Seven Churches of Asia Minor, işte bu geçiş anının kaydını tutmak amacıyla ortaya çıkmış bir eserdir. Walsh önsözde bunu açıkça yazar: Asya değişmeden dururken, Avrupa Türkiyesi ve özellikle İstanbul, yüzyıllardır süren durgunluğundan uyanmış, hızla Avrupalılaşmaktadır. Yazar, eski, kaftanlı ve sarıklı şehrin yakında sıradan bir Avrupa kentine dönüşeceğinden endişe eder; kitap da bu geçici görünümü kâğıda geçirme çabasının ürünüdür.
Bir Mimarın Doğu’yla Sınavı: Thomas Allom
Thomas Allom, 1804 doğumlu Londralı bir mimardır; Notting Hill’deki St. Peter’s Kilisesi gibi yapılarda imzası bulunur. 1836-1837 yıllarında çıktığı Doğu seyahatinde ise kalemini taş yerine kâğıda çalıştırır. Mimarlık eğitimi almış bir gözün alışkanlığıyla oran ve geometriye önem verse de, İstanbul’u çizerken bu katı disiplinin zaman zaman yumuşadığı görülür. Boğaz’ın sisli ışığı, kesin çizgileri biraz daha belirsizleştirir; sonuç, teknik bir mimari plandan çok, şehrin o dönemki havasını yansıtan bir dizi manzara olur. Allom’un gravürlerinde İstanbul, sadece yapılardan ibaret değildir; değişimin eşiğinde duran, geçmişiyle bağını henüz koparmamış bir şehir olarak resmedilir.
Metnin Sahibi: Rahip Robert Walsh
Gravürlere eşlik eden metni 1772 İrlanda doğumlu Rahip Robert Walsh kaleme alır. Walsh, 1821-1835 arasında aralıklarla İstanbul’da bulunmuş, şehri tanımış ama -pek çok dönem gezgini gibi- onu kendi kültürel çerçevesinin dışına çıkarak değerlendirememiş bir din adamıdır. Allom’un mimari gözlemlerle şekillenen çizimlerine, Walsh Hristiyan ve Batılı bir bakış açısıyla yazdığı açıklamaları ekler. Fisher, Son & Co. tarafından basılan bu ortak çalışma, dönemin en çok okunan Osmanlı albümlerinden biri hâline gelir.
Tophane Çeşmesi ve Boğaz’ın Kayıkları
Kitaptaki gravürlerden biri 1732 tarihli Tophane Çeşmesi’ni konu alır. Walsh, çeşmenin taşına özellikle sokak hayvanları ve kuşlar su içsin diye küçük oyuklar açılmış olmasını dikkat çekici bulur; bunu neredeyse dini bir görev bilinciyle yapılmış bir ayrıntı olarak kaydeder. Aynı bölümde Boğaz’ı geçen hafif kayıklardan da söz edilir. Bu küçük tekneler, limanın işleyen trafiğinde büyük donanma gemilerinin arasında hızla süzülür; Allom’un çiziminde şehrin günlük hareketliliğini gösteren sade ama etkili bir ayrıntı olarak öne çıkarlar.

Arzuhalci Gravürü: Görünenle Gerçek Arasındaki Fark
Koleksiyondan seçtiğimiz ilk gravür Letter-writer in Istanbul başlığını taşır. Dar bir sokakta, muhtemelen bir cami avlusunun gölgesinde oturan bir arzuhalci ve onun etrafında toplanmış küçük bir kalabalık görürüz. Walsh’ın metni bu sahneyi, okuma yazma bilmeyen, derdini kâğıda dökemeyen bir halkın çaresizliği olarak yorumlar dönemin Avrupa seyahat literatüründe sık rastlanan, Doğu’yu geri kalmışlıkla özdeşleştiren bir bakış açısıdır bu.

Oysa arzuhalcilik, Osmanlı’da salt bir okuma yazma eksikliğinin telafisi değildir. Divani veya rika gibi resmi yazışmalarda kullanılan yazı stilleri, sıradan bir okuryazarın bile kolayca çözemeyeceği kadar özel kurallara ve ağır bir terminolojiye sahiptir. Arzuhalci, bu teknik dili bilen, halkla Bâb-ı Âli ve mahkemeler arasında bir köprü kuran, bir tür hukuki danışmandır. Gravürdeki kalabalık, bu bakımdan çaresiz değil, devletle resmi kanallardan iletişim kurmanın yolunu bilen, sistemi tanıyan kişilerden oluşur. Walsh’ın yorumu, karşısındaki kurumu tanımadığı için yüzeyde kalır.
Kız Kulesi: İki Farklı Anlatı
İkinci gravür, Boğaz’ın ortasındaki Kız Kulesi‘ni (kitaptaki adıyla The Tower of Leander) konu alır. Allom, dalgaların hareketini ve kayıkçıların mücadelesini başarılı biçimde aktarır. Walsh ise yapının ismini hemen Hero ile Leander efsanesine bağlar oysa bu antik hikâye Çanakkale Boğazı’yla ilgilidir, İstanbul Boğazı’ndaki kule ile doğrudan bir bağlantısı yoktur. Bu, gezginin gördüğü coğrafyayı kendi kültürel referanslarına yerleştirme eğiliminin tipik bir örneğidir.

Osmanlı geleneğinde kule farklı bir anlam taşır: kaderden kaçışın mümkün olmadığına, insanın ilahi irade karşısındaki çaresizliğine dair yerel bir efsanenin parçasıdır. Aynı yapıya bakan iki kültür, birbirinden oldukça farklı hikâyeler üretir biri antik mitolojiye, diğeri tevekkül temalı bir halk anlatısına yaslanır.
Yedikule ve “Korkunç Türk” İmgesi
Üçüncü gravür, kara surlarının Marmara ile birleştiği noktadaki Yedikule zindanını gösterir. Bizans döneminin Altın Kapı’sını da içine alan bu yapı, Osmanlı’nın bilinen hapishanelerinden biridir. Walsh’ın metni burada, dönemin Avrupa’sında yaygın olan “Korkunç Türk” (Terrible Turk) imgesini besleyecek bir dille kaleme alınır; savaş zamanlarında tutuklanan diplomatların burada tutulmuş olması, mekânı adaletsizliğin sembolü hâline getirir.

Elbette Yedikule bir hapishanedir ve bu kimliğiyle sıradan bir yer değildir. Ama savaş döneminde diplomatların alıkonulması, dönemin uluslararası ilişkilerinde yaygın bir uygulamaydı ve yalnızca Osmanlı’ya özgü değildi. Üstelik Allom ile Walsh eseri hazırladıklarında, III. Selim ve II. Mahmud dönemleriyle birlikte bu uygulama zaten terk edilmişti. Metindeki dramatik anlatım, güncel durumdan çok, Avrupa’da yerleşik hâle gelmiş bir önyargıyı beslemeye hizmet eder.
Sultan Ahmed Camii ve Mezar Taşları Üzerine Bir Yanılgı
Sultan Ahmed Camii‘nin altı minaresi, Allom’un çiziminde şehrin siluetine hâkim bir unsur olarak öne çıkar. Bu tür büyük mimari eserler karşısında Walsh’ın metni de saygılı bir tonla yazılmıştır; yine de camiyi Gotik katedrallerle kıyaslama eğilimi, İslam mimarisinin figürden kaçınan, soyut tevhid anlayışına dayanan estetiğini tam olarak kavrayamadığını gösterir.


Sonuç
Allom ve Walsh’ın en çok korktuğu şey İstanbul’un tek tip bir Avrupa kentine dönüşmesi bugün büyük ölçüde gerçekleşmiş durumda. Ama geriye kalan bu tür albümler, sadece geçmişin bir görüntüsünü değil, o dönemin Batılı bakış açısının sınırlarını da gösteriyor. Gravürlere bakarken hem şehrin o dönemki hâlini görüyor hem de bu görüntünün hangi kültürel filtreden geçtiğini fark ediyoruz. Bu ikisini birbirinden ayırabilmek, eseri daha doğru okumanın yolu.
19. Yüzyıl İstanbul’una Görsel Bir Yolculuk
Aşağıda, Allom’un çizgileriyle Constantinople and the Scenery of the Seven Churches of Asia Minor adlı eserinde hayat bulan gravürlerden küçük bir seçki yer alıyor. Bu eserlerin tamamını incelemek için dijital sergimize göz atabilirsiniz.
Kaynakça
- Walsh, Robert & Allom, Thomas. Constantinople and the Scenery of the Seven Churches of Asia Minor Illustrated. Londra/Paris: Fisher, Son, & Co., 1838.
- Dijital Eser Kaydı: Internet Archive – Constantinople and the Scenery… (Tam Metin ve Gravürler) – https://archive.org/details/constantinoplesc02allo/
- Gravür Koleksiyonu: Travelogues.gr – Travellers’ Views: Koleksiyon No: 60 – https://eng.travelogues.gr/collection.php?view=60
Lisans ve Telif Uyarısı
Medya kullanım kuralları
Bu içerikte yer alan tüm medya dosyalarının (görsel, video, ses, belge vb.) lisans/telif bilgilerini ilgili eser açıklamalarından kontrol edin.
📚 Şartlar ve Koşullar Oku







